İç dünyamdan notlar..

2015’in ikinci ayını geride bırakırken, hedeflediğimiz gibi bu ayın yazısına sıcacık bir MERHABA ile başlayalım..

Bugün iş ile ilgili değil de hayata, insan olmaya dair bir yazı olacak baştan söyleyeyim. Planladığım gibi “ iş hayatında şeffaflık üzerine” yazacak havamda değilim çünkü. Bu yazı bir serzeniş, tabiri caizse bir iç dökme yazısı; eminim kendinizden bir şeyler bulacaksınız.

Biz insanlar ne için yaşıyoruz? Hepimizin bir amacı, bir beklentisi, bir umudu yok mu? Siz de her akşam yatarken, yarın uyanacağınız umuduyla saatinizi kurmuyor musunuz? Okuduğumuz kitaplara devam etmek amacıyla ayraç koymuyor muyuz? İnsanlar belirledikleri bir amaca ulaşmak ümidiyle türlü türlü yollar denemiyor mu? Peki siz de dönem dönem amacınızın kalmadığını, umudunuzun tükendiğini, tüm yolların tıkandığını ya da açılması olası tüm kapıların yüzünüze kapandığını hissediyor musunuz?

Muhtemelen farkına varana kadar hissetmiyorsunuz. Farkına varmak istiyorsanız, gelin duygularımı sizinle de paylaşayım. Mutluluklar paylaştıkça çoğalıyorsa, huzursuzluklar da paylaştıkça azalıyor.

Geçenlerde okuduğum bir kitapta, fal baktırmanın gereksiz ve saçma bir uğraş olduğundan bahsediliyordu. Çünkü geleceğini merak eden insan şimdiye odaklanmalı idi. Şu an verdiğimiz kararlar hayatımıza yön verir, geleceğimizi belirler idi. Etkilenmiştim bu sözden. Her zaman geleceğime odaklanmış, nerede ne yapıyor olacağımı düşünmüştüm. Tipik bir yengeç burcu olarak, hayal dünyasına dalıp bugünü kaçırıyordum.

Kısa bir süredir hayallerime ara verip, bugüne döndüm. Alışık olmadığım için bocaladığımı fark ettim, hayatın akışına kendimi kaptırıp, gelecekte bana faydasını zararını düşünmeden anlık kararlar alıp yaşayıp gidiyormuşum meğerse. Kör olmuş, tek bir sebebe bağlanmış hayatım, dünyaya bir kez geldiğini unutmuş, akıyordu. İşten eve geldiğim bir Cuma akşamı, “Oh be bu hafta da bitti” dediğimi fark ettiğimde, birçok şeyi tam da o an fark etmiştim. Çevremdeki birçok insandan da bu tarz duyumları aldığımı hatırladım; “Ne uzun bir gün, bitmeyen gün yapmışlar” diyorlardı. Farkına varmanın şaşkınlığıyla sordum kendime, ne yapıyorum ben? Sadece severek yaptığın işinin, hayatının merkezine koyduğun kişinin çevresinde dönen bir dünya, onlarla var olan bir hayat. Kısır döngü içine almış beni de, tıpkı diğerleri gibi. Anladım ki, o farkındalığa sahip olana kadar hayattan umudunu kesmiş, amaçsız bir insana dönüşmüşüm.

Peki şimdi??? Yazdıklarımı geçmiş zaman kipinde kullanıyorum fark ettiyseniz :) çok sıcak bir konu olduğundan henüz somut bir örnek veremesem de, başlamak bitirmenin yarısıdır derler. Bakarsınız bir aya kalmaz bomba bir haberle karşınıza çıkarım ;)

Hepimizin hayatta radikal kararlar aldığı dönemler olmuştur. İşte bu gibi farkındalıklarla hayata geçiyor o kararlar, bugün alınıp geleceği belirlemek üzere..

Bundan sonrası için olacaklardan ben sorumluyum :)

Ben yazdıkça rahatladım, umarım siz de okudukça iyi hissetmişsinizdir.

Bugünü farkındalıkla yaşadığımız günler dileğimle,

Sevgiler..

Reklamlar
Hayatın Getirdikleri içinde yayınlandı | 2 Yorum

Şirketinizde Mutluluk Başkanı var mı?

Değerli Okuyucularım Merhaba,

Son yazımda 2015’ten beklentilerimizi ve hedeflerimizi belirlememizi istemiştim. Bunu muhtemelen hepimiz gizli bir şekilde yaptık, ama ben burada hedeflerimden birini açıklayacağım; 2015 yılında bloguma daha fazla vakit ayırıp ayda en az 1 yazı yazma hedefi koymuştum. Ocak ayı inanılmaz bir yoğunluk içinde geçtiği için son günlere kalmış olabilir, fakat gururla paylaşıyorum ki işte karşınızda Ocak ayının yazısı..

Geçenlerde işyerinde fikirlerine değer verdiğim bir arkadaşım bana okumam için bir makale gönderdi. Makale para/mutluluk ikilemi ile ilgiliydi. Buyrun makale şöyle.

Hepinizin bu ikilem karşısında “hmm” deyip bir düşündüğünü tahmin ediyorum. Hatta çoktan eskittiğimiz Geleneksel Yönetim Anlayışına inanan X kuşağı arkadaşlarımın “tabi ki para” dediğini duyar gibiyim. Ama unutmayın arkadaşlar sabırsız, özgürlüklerine düşkün, sıkılgan, esnek, kural tanımayan bir nesil olan Y kuşağını iş hayatında yönetmeye başladık, hatta çok kısa bir süre içinde süpersonik Z kuşağı iş hayatında yerini alacak. Dolayısıyla “mutluluğun karşısında para da neymiş” dediğimiz günlerdeyiz aslında. Bahsettiğim makale tam da bu konu üzerine.

Son dönem yapılan araştırmalar göstermiş ki, çalışanlar kendilerini mutlu eden yöneticilerine bağlı ve şirketlerini benimsemiş durumdalar. Çünkü günün önemli bir kısmını işyerinde geçiren çalışan, rahat etmek ve huzur bulmak istiyor. Böylece, daha verimli çalışacağına emin olarak paranın kendiliğinden geleceğine inanıyor. Bu döngüden hareketle, şirketler de mutluluk & para ilişkisini benimsemek zorunda, nitekim mutluluk parayı peşi sıra getiriyor.

Yeni nesil yabancı şirketlerde uzun süre önce farkına varılmış olan çalışanların mutluluk gereksinimi, beraberinde “Mutluluk Departmanları”nı getirmiştir. Hatta küçük bir departmandan öte Başkanlık seviyesine ulaşan Chief Happiness Officer (CHO) pozisyonu bile bulunmaktadır. İleri görüşlü bu şirketler, en önemli maddi olmayan entelektüel sermayeyi yani insan kaynağını mutlu etmek için inanılmaz yatırımlar yapıyorlar. Biliyorlar ki uzun vadede hem çalışanlar, hem de şirket kazanacak. Olumlu sonuçları deneyimledikçe yatırımlarını artırmaya devam ediyorlar.

Türkiye’de durum nedir derseniz, kabaca iç güveysinden hallice diyebiliriz. Neyse ki bu konuda ilerlemeyi hedefleyen güzel insanlar da var. Turkkariyer Yönetim Kurulu Başkanı İlham Süheyl Aygül, Türkiye’de CHO kavramını yaymayı başarıyor. Günümüzde az sayıda kurumsal firmada karşılaştığımız ve İnsan Kaynakları ile birlikte hareket eden İç İletişim ya da şirket tarafından farklı bir isim verilen bölümler tamamen çalışanların mutluluğuna yönelik uygulamalar hayata geçiriyorlar.

Yapılacak iş aslında basit; empati kurmak. Siz olsanız ne ile mutlu olurdunuz? Hayal gücünde sınır yok, yeter ki mutlu etmek isteyin :)

Şirketlerde olması gerekenlerin gerçekleştiği günler dileğimle,

Özlemişim sizi :)

İK içinde yayınlandı | 1 Yorum

Yeni Bir Yıl, Yeni Umutlar Demek :)

Uzun bir aradan sonra, 2014’ün son blog yazısından selamlar,

Bloguma yazı yazmam sizler için şaşırtıcı bir durum artık biliyorum :) bugün iş güç ile ilgili değil, tamamen insan olmaktan gelen ortak bir duygudan konuşalım istiyorum.

İnsanoğlu hedefleri ve istekleri doğrultusunda yaşar, hayatta herhangi bir amacımız yoksa yaşamanın da hiçbir anlamı yoktur. Zaten, hayat denen şey belirlenen ve sürekli yenilenen hedeflere ulaşmak için süregelen bir zaman dilimi değil midir? Söz konusu hedefler, ya gerçekleştikçe ya da genellikle yeni bir yıla girerken beklentiler şeklinde yenilenir. En azından benim için öyle :)

2014’e veda etmekte olduğumuz şu günlerde, eminim benim gibi herkes, 2014’ün nasıl geçtiğini, hedeflerini ne derece gerçekleştirebildiğini ya da belirlediği hedefe ulaşmada ne kadar yol kat ettiğini analiz ediyor, 2015’ten beklentilerini, gerçekleştirmek istediği hedeflerini, hayallerini, isteklerini ve hayata dair almak istediği kararları düşünüyordur.

Bunu daha kolay ve eğlenceli bir hale getirebilmek için, tüm sevdiklerimden istediğim gibi sizden de sizin için bir isteğim olacak:

* Yeni yıla nasıl girerseniz girin, yılın ilk gününde, en sevdiğiniz kalemi ve bloknotu alın ve içine büyük, küçük, saçma, gerçekçi, imkansız olarak düşündüğünüz, olsa da olur olmasa da olur dediğiniz her türlü isteğinizi yazın. Hayal gücünde sınır yok ;)
* Yılın ilerleyen günlerinde, belirlediğiniz istekleriniz için neler yapabileceğinizi düşünün ve yapmaya başlayın.
* Yıl içinde ya da sonunda, bu umut dolu defteri karıştırdığınız zaman yapmış olduklarınız ve herhangi bir sebepten dolayı yapamadıklarınızı görmek sizin için müthiş bir motivasyon aracı olacaktır. (“Zamanı Yönetme Becerisi” isimli yazımda da bahsetmişim, planlı olmak ve hedefleneni başarmanın mutluluğu.)

Ben sırf bu görev için dünyanın en sevimli kalemini ve bloknotunu aldım :) bir yandan da 2015’te neler yapmak istediğimi düşünmeye başladım bile. Haydi, siz de ;)

2015 benim yılım olacak diyen herkese bol şans :)

İyi seneler..

Hayatın Getirdikleri içinde yayınlandı | 1 Yorum

Webinar : Etkin Mülakatın 5 Anahtarı

Herkese İçten Bir Merhaba,

Gecikmeli de olsa size Webinar Uygulaması ile tanışmamı ve İpek Aral’ın teknolojiyi en iyi şekilde kullanarak bizlerle paylaştığı değerli bilgileri anlatacağım.

Mayıs ayı sonunda İpek Aral’ın yönetiminde olduğu Kaynağım İnsan Linkedin grubundan bir mail geldi. Mailde; “Kaynağım İnsan Webinar’a davetlisiniz: Etkin Mülakatın 5 Anahtarı – 3 Haziran/21:00-22:00” yazıyordu. Webinar’ın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadan, konu dolayısıyla, tıkladım linke ve kaydoldum. Meğerse, Webinar uygulaması ile bir kullanıcı diğer kullanıcılara kamera eşliğinde istediği konularda sunum sergileyebiliyormuş. Biz kullanıcılar da chat ortamında sorularımızı iletebiliyormuşuz. Bu müthiş uygulamayı bizlerle paylaştığı için İpek Aral’a sonsuz teşekkürler.

Gelelim İpek Aral’ın sunumuna:

Bildiğiniz üzere, biz işe alımcılar bir şirketin giriş katını oluşturuyoruz. Adaylar, bizden yani bu giriş katından geçebilirlerse üst katlara çıkabiliyorlar. Dolayısıyla, işe alım, bir şirkette doğru adayın işe başlayabilmesi için gereken en önemli adımdır. Doğru adayı bulabilmek için 20 dakikalık mülakatta adayı tanıyıp analiz edebilmek, bir yetenek işi olsa da dikkat edilmesi gereken noktalar da yok değil. İşte İpek Aral sunumunda bunlardan bahsediyor:

1. İşe alımcının önce kendi özelliklerini analiz edebilmesi gerekir:

Biz işe alımcılar, her adaydan farklı cevaplar alsak da hepsine birçok kere aynı soruları sorarız. (Hedefin nedir? Nasıl bir iş ortamı seni mutlu eder? Bu iş için hangi özelliklerinin güçlü/zayıf olduğunu düşünüyorsun? vb.) Peki bu soruları kendimize sorduğumuzda net cevaplar verebiliyor muyuz? İşte bunu yapabilmek gerekiyor. Kendimizi içtenlikle tanırsak, karşımızdakini de analiz edebiliriz. Öncelikle mülakatı kendimizle yapmalıyız.

2. İş ilanlarının detaylı, özenli ve çekici olması gerekir:

İş ilanları, açık pozisyonun vitrinidir. Adaylar iş ilanını okuduğunda ne iş yapacağını, adaydan ne beklendiğini ve süreçleri detaylı olarak öğrenir ve bu durumda mülakatta kendini nasıl ortaya koyacağını bilir. Bu durum, hem işe alımcının hem de adayın işini kolaylaştırır. İş ilanlarına örnek olarak Microsoft’un ilanlarını veren İpek Aral, tembellik etmeden detaylı iş ilanları hazırlamamız için bizleri motive ediyor. Ben de bu güzel örnekten yola çıkarak, bir iş ilanımızı şu şekilde güncelledim, bakalım ilginizi çekecek mi :)

3. İK’cının işletmenin tüm iş süreçlerini tanıması gerekir:

İşe alımcı kendi bölümü için değil, genellikle işletmenin diğer bölümleri için yetenek alımı yapar. Dolayısıyla, işletmenin tüm bölümlerinin iş süreçlerini (ekip, yönetici, yapılan işler, bölümler arası ilişkiler vb.) öğrenmelidir ki, o işi yapabilecek doğru adayı bulabilsin. Gerekirse, İK yöneticisini ikna ederek 2-3 günlük bölüm rotasyonlarına gidebilir.

4. Mülakatta adayın potansiyelini anlayabilmek gerekir:

20 dakika süren mülakat esnasında, yeteneği keşfedebilmek, geçmiş performans ve deneyimlerine dayanarak adayın gelecekte neler yapabileceğine dair öngörülerde bulunmak işe alımın püf noktalarından biridir. İşte burada devreye son nokta olan soru sorma yetkinliği giriyor.

5. İK’cıda soru sorma yetkinliğinin olması gerekir:

İşe alım ve mülakat dediğimiz süreç, soru-cevap eşliğinde geçen bir sohbettir aslında. İşe alımcı, adayı tanımak için neler sorması ve sormaması gerektiğini iyi bilmelidir. Sorular, Ne/Neden/Nasıl odaklı olmalıdır. Sorduğu soruya aldığı cevabı yorumlayarak, cevaba yönelik yeni soru üreten ve bu cevapları analiz edip anlamladıran işe alımcı, soru sorma yetkinliğine sahiptir diyebiliriz. Son olarak belirtelim, işe alımcı cevabını bilmediği soruları kesinlikle sormamalıdır, komik duruma düşmek an meselesi olabilir.

İpek Aral’ın keyifli ve zengin içerikli sunumundan kısa notlar bu şekildeydi. Bir sonraki webinar davetini dört gözle bekliyorum. Kendisini ve sitesini takip etmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Biz işe alımcıların etkin mülakatlarla yetenekleri keşfetmesi dileğimle..

Not: Başta çok özlediğim biricik babacığım olmak üzere, tüm babaların, baba adaylarının ve baba olmak isteyenlerin babalar gününü kutlarım.

Şimdi Show TV’de gösterimde olan Babam ve Oğlum’u ıslak gözlerle izleme zamanı..

Görüşmek üzere,

Sevgiler..

İK içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ey “Görev Bilinci” Sen Nelere Kadirsin!

Benim için Pazar görünümlü Pazartesi gecesinden herkese içten bir Merhaba,

Neden mi böyle dedim? Aslında sorunun cevabı, konunun başlığıyla doğrudan alakalı.

Deneme süresi veya performans değerlendirme kriterlerinden biri olan, “görev bilinci ve işe bağlılık” unsurunun tam bir yansımasını bugün kendimde ziyadesiyle gördüm. Buyrun..

Bugün günlerden, sendromsal etkisini taa bir gece öncesinden hissetmeye başladığım Pazartesi’ydi. Halbuki Pazar gecesi, 42. İstanbul Müzik Festivali açılışında Borusan Filarmoni Orkestrası’nın harikulade konseri ile ruhumu tazelemişken, bu güzel müziğe rağmen, artık nasıl bir sendromsa bu hissettiğim, stres akabinde aşırı yeme sonucu pert olan bedenim, sabaha sağ salim çıkamadı. Ve sabahın kör vakti dünya iyisi Müdürümden izin isteyerek işe gidemedim. Evde dinlenmeliydim, yoksa bünyem sağlığına kavuşamayacaktı. Ağzım bunları söylerken, aklım günün planlamasına gitmişti bile. Yapılması gereken işler, sanki şirket ben olmadan gazeteyi çıkaramayacakmış gibi bir hissiyat, tam bir görev bilinci.

Gelen maillere anında cevap verme isteği, hasta yatağımdan bölge mülakatlarının organize edilmesi, uzaktan işyeri bilgisayarına bağlanıp her ay sonu ve ay başı yaptığım organizasyon şemalarının güncel tutulması, kapanan pozisyon başvurularına olumsuz dönüşlerin yapılması, olumlu bir adayımıza teklif sunulması, ertesi gün aranacak uygun CV’lerin taranması, hatta gazete çalışanları ile sürekli iletişimde kalınması gibi. Fiziken işyerinde olmasam da ruhen oradaydım :)

Bu işler bugün yapılmasaydı da olurdu elbet, fakat görev bilinci öyle kuvvetli bir etki yaratır ki işine sadık insanda, söz konusu işlerin zamanında hallediliyor olmasının verdiği güven paha biçilemezdir bu kişi için, yani bu yazıda benim için :)

Peki hasta hasta bunca işi yaparken dinlendim mi? Tabi ki. Hem bedenim hasta yatağımda, hem de zihnim tamamlanan işlerin verdiği huzurla.

İşte kısaca görev bilinci budur!

Burada bitirmeliyim, yarın işyerinde hem bedenen hem ruhen bulunmalıyım :)

Her çalışanda görev bilinci olması dileğimle,

Sevgiler..

İK içinde yayınlandı | 1 Yorum

Çalışanınızın Motivasyonunun Kırıldığını Nasıl Anlarsınız?

Merhaba Sevgili Okurlarım,

Motivasyon konusuna ne kadar önem verdiğimi, Yüksek Lisans tezimden ve daha önceki yazılarımdan anlamış olmalısınız. Bugünkü konumuz, bu aralar sıkça gözlemlediğim, motivasyonu kıran sebepler ve motivasyonu geri kazanmak için yapılacaklar hakkında olacak. Pazar geceleri sendrom yaşayan, sabahları işe zorlanarak gitmeye başlayan tüm çalışanlara ve yöneticilerine gelsin bugünkü yazım.

Bildiğimiz gibi, motivasyon özünde psikolojik bir kavram olup, “güdü ve harekete geçirici güç” olarak tanımlanabilir. Fakat İnsan Kaynakları Profesyoneli olarak, motivasyon konusuna örgütsel açıdan yaklaşmamız daha makul olacağından; motivasyonu, “belirli bir işi gördürebilmek amacıyla bir çalışanı harekete geçirebilme, o işi yapabilmesi için onda istek ve arzu uyandırma” şeklinde tanımlamak mümkün olacaktır. Hepimizin içinde potansiyel bir özmotivasyon bulunmaktadır. Çok azımız bunu kendiliğinden kullanabildiği gibi, birçoğumuz çevresel faktörlerden destek beklemekte, onlardan etkilenmektedir.

Motivasyon, birtakım çevresel faktörlerin etkisiyle azalır ya da artar. Motivasyonun nasıl artırılacağı ile ilgili yazılıp çizilen birçok makale bulunmaktadır. Şimdi biraz da “çalışanın motivasyonunun yok olmaya başladığını nasıl anlarız”’ı konuşalım. Çünkü her çalışan bunun sinyallerini vermektedir aslında, tabi ki görebilen yöneticiye..

Düşünün ki,  şirket geneline göre daha yüksek kalifikasyona sahip bir çalışanınız var ve şirkete değer katabilecek potansiyelde. Fakat birtakım sebepler yüzünden, ilk günlerdeki heyecanının zamanla azaldığını farkediyorsunuz. Söz konusu çalışandaki ilk belirtiler şunlar olacaktır:

1. Gülen yüzde azalma
2. Ekip arkadaşları ve şirket çalışanlarıyla diyalog kurmama
3. İş takibini bırakma
4. Dikkat ve odaklanma sorunu yaşama
5. Özensiz çalışma
6. İşleri erteleme ve tamamlamama
7. Önemli işleri unutma
8. Hata oranında artma
9. Gün içerisinde iş dışı şeylerle meşgul olma

Bu belirtilerin sebepleri neler mi?

1. Belirsizik: İşten çıkarmaların fazla olduğu bir şirkette, hem şirketin piyasadaki, hem kendisinin şirket içerisindeki geleceğini görememesi.
2. Şirkete güvenmeme/inanmama: Dışardan bir gözle bakıldığında başarılı olmadığına ve olamayacağına inandığı şirketin işlerini yapmakta zorlanması.
3. Projelerin dikkate alınmaması: Uzun vadede fayda sağlayacağına inandığı yaratıcı fikirlerinin birtakım sebepler yüzünden hayata geçirilememesi, projelerinin sonuçlanmaması.
4. Kendini tekrar etme: Yapılan işlerin rutine bağlaması, sadece tek bir işin mekanik olarak yapılması. Bu sebeple, işlerin başarsızlıkla sonuçlanmaya başlaması.
5. Eğitim ihtiyacını gidermeme: Sürekli olarak kendini geliştirmeye ihtiyacı olan çalışanın, bu ihtiyacının görmezden gelinmesi.
6. Bir üst yönetici tutumları: Yapılmakta olan işlerin, düşünce aşamasındaki projelerin, planlanan süreçlerin, bir üst yönetici tarafından desteklenmemesi. Sürekli yargılayan, hiçbir işi beğenmeyen, takdir etmeyen, kendi işinden başka işleri önemsemeyen yöneticilerin varlığı.
7. Ekip ruhunun bulunmaması: Bir çalışanın başarısının, o bölümün başarısı olduğunu anlayamayan çalışma arkadaşlarının yapılan/yapılacak işlere ket vurması, çalışanlar arası yardımlaşmanın olmaması.
8. Referanslı çalışanlar: Alakasız bir özgeçmişe sahip olmasına rağmen, tanıdık aracılığıyla işe giren bir çalışanın üst pozisyona yerleşmesi.

Saatlerce düşünsek, tartışsak bu konuyla ilgili o kadar çok sebep bulabiliriz ki, burada sadece birkaçını saymaya vaktimiz yetebilir.

Başta dediğimiz gibi, çalışanları iyi gözlemleyerek belirtiler ortaya çıkmaya başladığı anda müdahale etmeli ve çalışanı motive edecek faktörleri kendisiyle konuşarak sorunu çözmeliyiz. Çünkü bazı çalışanlar, içinde bulundukları durumu anlatmayı değil, kendiliğinden anlaşılmayı tercih ederler. Bu tip çalışanların varlığını göz önünde bulundurmamız gerekir.

Böylesi bir durum, yöneticiler tarafından farkedilmediği zaman, motivasyonu azalan çalışanın maalesef kaybedilmesiyle sonuçlanmaktadır. Yöneticilerimizin çalışanlar üzerindeki tüm duyularını aktif etmeleri faydalı olacaktır.

Biraz empati lütfen! :)

Farkındalığı yüksek yöneticilerle çalışmamız dileğimle..

Not: Başta çok özlediğim biricik annem olmak üzere, tüm annelerin, anne adaylarının ve anne olmak isteyenlerin anneler gününü kutlarım.

İyi Pazarlar..

İK içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kalbin Önemi

Sevgili Okurlarım,

Bir daha tutamayacağım sözleri vermeyeceğim. Aylar olmuş, blog yazmak için parmaklarımı klavye tuşlarına dokundurmamışım. Kısmet bugüneymiş. Pazartesi sendromunun baş gösterdiği can sıkıcı Pazar gecesine inat mutluluğun başrol oynadığı bir konu ile karşınıza çıkıyorum.

Blogumuz İK blogu ise, “içerisinde iş ve insan mutlaka bulunmalıdır” düşüncesi ile,  şirketine bağlı mutlu çalışanlar ve yapabilecekleri konusuna değinmek istiyorum. Bugün Türker Okay’ın blogunda “Benim Şirketim / I love my company” başlıklı keyifli bir yazı okudum, bu yazıdan esinlenerek bir şeyler karalamaya çalışacağım huzurunuzda.

Bu sene Per-Yön Kongresi’ne katılamamış olmanın verdiği hüzünle, fakat teknolojinin nimetlerinden yararlanarak gitmiş kadar olmanın verdiği mutlulukla yazıma başlıyorum. GençİK eğitiminde tanıştığım Sevgili İrem Gökçel Önal Per-Yön’deki sunumunda “Çalışan bağlılığı kalptir.” diyor. Ne kadar derin ve anlamlı bir cümle olduğunu görüyor musunuz? Çalışan bağlılığı şirketin yaşamına devam etmesi için atan kalbidir. Şirket ritmi – kalp (bağlılık) ritmi ile uyumlu olmalıdır. Bir düşünün; her çalışan şirkete kendi şirketi gibi bağlı olsaydı, sanırım şirketinin başarısı için ekip arkadaşlarıyla gece/gündüz kafa yorar, gönüllü mesailer harcar, geleceğe yönelik stratejiler belirleyerek hedefleri doğrultusunda hareket ederdi. Fakat gözlemlediğim kadarıyla, gerek ekip olamama gerekse çalışanı şirkete bağlayamama sebeplerinden ötürü, Türkiye şartlarında söz konusu uyumu yakalayabilen şirket maalesef yok.

Türker Okay’ın da dediği gibi, iş hayatına yeni atılmış genç bir arkadaşımızı gözlemlediğimizde, ki kendimden de örnek verebilirim, işe başladığı ilk zamanlarda canla başla çalışır, ortaya mükemmele yakın işler çıkarmak için çabalar. Bunu, herhangi bir ödül veya takdir almak için değil, ilk aşamada çalıştığı şirketi kendi şirketi gibi benimsediği için yapmaktadır. Her ne hikmetse çalışanların bu ilk heves ve bağlılıkları zamanla yok olmakta, kalp kırılıp durmakta ve şirket ölmektedir. Burada, şirketlerin çalışana gerekli değeri vermediği ve hevesli çalışanların çabalarının sonuçsuz kaldığını görmeleri ile şirketi umursamamaya başladıkları için kalp ritminin önce yavaşladığını sonra da sonsuza dek durduğunu söyleyebiliriz. Aksine, çalışanlar işine ve şirketine şevkle bağlı ise, yapabileceklerinden korkun, ey rakipler :)

Diyebiliriz ki motivasyon candır, aidiyet kalptir; şirket ise, bu mükemmel uyumla vücuda gelmektedir.

Bugünlük benden bu kadar. Mutlu bir yazı olacağını düşünmüştüm, fakat yazım hüzünlü bitti. Ne diyelim, gerçekler acıdır..

Şirketlerin kalplerinin durmaması dileğimle,

Not: Başta biricik ablam olmak üzere, dünyanın en kutsal mesleğini icra eden tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.

Sevgiler..

İK içinde yayınlandı | 2 Yorum